4 Kasım 2025, Bakan Mehmet Şimşek kameraların karşısına geçti. Fonlarda manipülasyon vardı. Biliyorlardı. Suç sabitti ama tek bir adım atılmadı; sadece “mevzuat güçlendirilecek” dendi.
Sonra ne mi oldu? Göz yumdular. Vurgun büyüdü.
Tera Portföy’ün TLY fonu 2021’den Ağustos 2026’ya tam 524 kat şişti. Fabrika yok, istihdam yok, üretim yok. Yalnızca kurgulanmış bir saadet zinciri ponzi vardı. Yeni gelenin parasıyla eskisine kazanç görüntüsü verildi. Yeni para geldikçe sistem büyüdü. Para girişi kesilince de zincir çöktü.
Müdahale tam 10 ay sonra, Eylül 2026’da geldi. SPK 131 fonu bir gecede tasfiye etti; 500 bin tasarruf sahibi kapana kısıldı. Neden 10 ay beklendi?
Cevap 19 Ağustos tarihli gizli savcılık yazısında gizli. Soruşturma SPK’ya ulaştığı an sızdırıldı. Vurguncular parasını yurt dışına kaçırdı. Devletin gizli yazısı kime gitti? Çıkış kapısını kimler önceden öğrendi? Kimler kaçtı, kimler içeride yakıldı?
Tablonun siyasi faturası somut. İddiaya göre eski Bakan Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi, Özata Denizcilik tahtasında 163 milyon lirayı 2,17 milyar liraya katladı. Peşinden gelen istifa bir itiraftır. Asıl dehşet verici olan şu. Bu astronomik kazanç, buharlaşan 1 trilyon liranın yalnızca binde ikisi. Gerisi kimlerin cebinde?
Bir yanda tek hamlede cebe indirilen milyarlar, diğer yanda birikimi sıfırlanan yarım milyon insan. Aileleriyle birlikte 2 milyonluk bir enkaz. Mağdurların 300 bini 1 milyon liranın altında tasarrufu olan memur, işçi, esnaf.
Bu bir piyasa kazası değil; organize bir mülksüzleştirme operasyonudur.
Bu bir bürokratik ihmal değil. Enflasyonla ezilen, faizle kıskaca alınan kitleler, siyasi himaye altında büyütülen bu finansal tezgâha kasten ve planlı biçimde çekildi.
10 aylık sessizlik bir hantallık değil; siyasi elitlerin de içinde olduğu geniş bir network’ün içeriden kaçması için tanınmış sınıfsal bir imtiyaz. Çıkış kapısı seçkinlere açıldı, kilit küçük tasarruf sahibinin üzerine vuruldu.
Burada mesele borsanın kendisi değil; siyasi bağlantılar ve içeriden bilgi sayesinde büyütülen, küçük tasarruf sahibini mülksüzleştiren bu yağma mekanizmasıdır.
Mesele sadece içeride kalan 500 bin kişi değil. Borsa illüzyonuna çekilmiş 7 milyon insan var. Yıllarca “üretimin ve yatırımların can damarı” yalanıyla pazarlanan bu sistem, sermayenin asalak karakterini gizlemeye yetmedi. Bu kokuşmuş düzen tıkandığında ise bedeli ekranlara hiç bakmamış milyonlar öder. Kapanan işletmelerle, kitlesel işsizlikle ve boşalan mutfak tencereleriyle.
Bu pervasızlığın asıl zırhı, rejimin kendisidir. Bu soygun boşlukta gerçekleşmedi. Denetleyecek bağımsız bir yargı yok; mahkemeler siyasi kliklerin ve çıkar gruplarının etki alanında. Gerçeği yazacak özgür bir basın yok; medya, algı üreten ve suçun üstünü örten dev bir propaganda aygıtına dönüştürüldü. Toplumun itiraz kanalları ise baskıyla, yasaklarla ve korku duvarlarıyla kilitlendi. Tek adam rejiminin kurduğu bu faşist tahakküm, devleti bir avuç vurguncunun koruma kalkanı haline getirdi. Kurumlar felç, hesap soran yok, sokak susturulmuş. İşte bu karanlık, organize soygunu sıradan bir devlet pratiğine dönüştürdü.
Karşımızdaki tablo bir “fon krizi” değil; emeğin ezildiği, üretimden kopuk rantın büyütüldüğü bir düzenin tablosudur. Reel ücretler geriletildi, küçük birikimler üretime ve yatırıma yönelmek yerine siyasi himaye altındaki finansal mekanizmaların içine çekildi. Finansın üretime ve toplumsal ihtiyaçlara hizmet etmesi gerekirken, siyasi bağlantılar üzerinden bir mülksüzleştirme aracına dönüştürüldü.
Bu nedenle yaşananları sıradan bir piyasa ya da sermaye krizi olarak değil, Başkanlık rejiminin siyasi himayesi altında büyütülen bir rant ve mülksüzleştirme düzeni olarak görmek gerekir. Asıl soru artık yalnızca “Fonlarda ne oldu?” değil; o 10 ay boyunca kimler biliyordu, kimler sustu, kimler kazandı ve kimler hiçbir şey bilmeden kaybetti?
Borsa kumarhane, hükümet suç ortağı. Bu düzen soygun düzenidir!
Mülksüzleştirenleri mülksüzleştireceğiz. Çözüm sosyalizmde!