Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan arasında kurulan Mekke Savunma İttifakı, ABD emperyalizminin ve ucuz enerji kaynaklarına susamış finans-kapitalin çıkarlarını savunmak adına halkımızın geniş kesimleri açısından yaşamsal riskler oluşturmaktadır. Anayasal süreçleri bütünüyle devre dışı bırakarak yürütülen ve birçok açıdan Ortadoğu NATO’su olarak adlandırılmayı hak eden bu girişime karşı toplumsal muhalefetin güçlü bir tutum ortaya koyması zorunluluktur.
ABD-İsrail ittifakının İran’a yönelik emperyalist müdahalesine karşı aktif bir tutum alan Yemen’deki Husi Yönetimi, Bab-ül Mendep Boğazını kapatarak emperyalist saldırganlığa karşı tavır alırken aynı zamanda ABD saldırılarına üs teşkil eden Suudi Arabistan’a da caydırıcı müdahalelerde bulunmasından dolayı emperyalizmin hedefindedir. Türkiye’nin Suudi Arabistan’ı korumak için doğrudan asker konuşlandırması ABD’nin yanında İran’a karşı savaşa girmek anlamına gelecektir. Hiç şüphe yok ki Husilerin direnişinin yenilmesi İran üzerindeki ablukanın daha da şiddetlenmesi anlamına gelecektir. Ortadoğu’daki askeri yükünü hafifletmek ve kendi taşeronlarını daha etkili bir biçimde sahaya sürmek niyetindeki ABD’yle aynı dalga boyunda bölgede alt-emperyalist hayaller görmek finans kapital açısından ağız suladırıcı olabilir ancak emekçi halkımızın bu maceraların gerçek kurbanı olacağı açıktır. Dolayısıyla işçi sınıfımız tüm örgütlü gücüyle bu alt emperyalist girişimin karşısında tutum almalıdır.
Bölgede İsrail’le rekabet görüntüsü vererek bu tür alt-emperyalist tutumlara meşruiyet sağlamaya çalışan Saray Rejiminin unsurları Yemen’de İran’la dayanışma içindeki güçlerin yenilgisinin esas olarak İsrail için bir zafer anlamına geleceğinin farkındadırlar. İsrail’deki faşist-Siyonist rejimin başta Gazze ve Batı Şeria’da gerçekleştirdiği katliamların ABD’den bağımsız gerçekleştiğini düşünebilmek için safdil bir siyasal İslamcı olmak gerekir. Bugün siyonizme ve ABD emperyalizmine karşı direnişi birbirinden ayırmak mümkün değildir. Birisine itaat edenin diğerine karşı olduğunu iddia etmesi ancak kötü ve ikna edici olmayan bir yalan olarak değerlendirilebilir.
Sonuç olarak Türkiye’nin İran’a karşı saldırganlığın tarafı olmaması, ucuz petrol kokusunun izinden giderek asalak Körfez aristokrasisinin şövalyeliğine soyunmaması, halkımızın onuru ve gündelik çıkarları açısından savunulması gereken temel yönelim olmalıdır.